27 Ocak 2026 Salı

hangimizin hayli yetebilirdi

 söyleyin ey insanlar..
bunca suyu nasıl saklayabilirdiniz söyleyin?
hayır hayır!
onu nasıl taşıyıp 
canlıların ihtiyacına göre 
nasıl dağıtacağınızı sormuyorum!
deyin; kimin aklına gelebilirdi ki,
 bunu böyle şekilli bulutlarla yapıp
ve ağaçların ve hayvanların 
ve insanların ihtiyaç oranınca formüle edip
 yağacağı zamanları da düzenlemek?
boyutsuz ve sonsuz bir alemde
hangimizin hayali yeterdi şu;
zamanı , boyutu ve ölçümü yaratmak?
bırakın kanunlar ve kurallar koymayı
kimin aklına gelirdi daha 
kanun ve kural'ın k'si bile?
yasayı ve o yasalarla 
bir yaşam kurmayı kim hayal edebilirdi?
Yasacımız..tek Hükümdarımız
yüceler yücesi Tanrıdır ancak bunlara güç yetiren!
O'ndan başkası da bu sonuca ortak olamaz!
her şeyi bilen ve keşfetmeye muhtaç olmayan,
yarattığı kanunlara da kanunlar koyan,
yasalar ve özgürlükler var eden
yüce Hakana övgüler olsun ki;
bana özgür bir sınav için sınırlar
yasalar ve cezalar yarattı
ve kapladı her yanımı O ve O'nun kanunları
şimdi bu özgürlüğüm yalnızca
 ve yalnızca 
O'na borçlu!

ölçüm nedenimiz

elbette ki tüm sebepler
anlam dünyamızın altyapıları içindi..
bir düzlem gerekiyordu şu mantıkların kurulacağı.,
yani ne o kovulmuş iblisin isyanı,
ne de 
atamız ademin işlediği suç 
tüm bunlardan da asıl olan;bizler ve de 
şu etrafımızda sahnelenen 
gerçeklerdi..
O şanı yüce Yaratıcımız aslında
tüm geçmişi ve geleceği
doğusuyla batısıyla 
tüm kainatı
bizleri sınamak ve de bunu bizlere
kanıtlamak üzere yaratmış,
ve o: 'ben' diyen kulların benliklerini
ve kulluk değerlerini ölçüp ortaya çıkarmaya adamıştır..
zira varlık alemindeki her varlığın 
bir değeri ve tinsel hacmi olmak zorundaydı
hiç kuşkusuz 
O her şeyi en doğrusu ile bilen
biz ise buna bir şekilde 
tanık olup anlaması gereken varlıklardık birer..
ve bunu böylece yaşayarak
gözlemlemek dışında da 
başka bir yolumuz bulunmamaktaydı..
O'nun ise şu yaşamımızla ..yaşama,
ve O Kendi üstün yaratıcılığına,
biz yaratılmış 'ben' ler ile
bir harici .. görüş
ve bakış perspektifiyle de bakmayı dilemiş ,
yani bakışımızla bakıp 
tanıklığımız ile de tanık olmayı dilemiş
ancak 
o sebeplerin üzerindeki 
sonsuz iradesi ve kudretiyle de
asıl olarak ;
yüce merhametinden kaynaklanan 
lütfu ve ihsanıyla bize yarattığı 
şu muhteşemlikleri tanıtıp
mutluluklar sunacağı 
'ben' likler ,alıcılar dilemiştir..
kendilerine şefkatini ve sevgisini göstereceği..


13 Ocak 2026 Salı

cariye hukuku ve androidlerle ilişki

 

ZAMANIN DIŞINDAKİ YASA — TARİHSELLİK TUZAĞI VE GELECEĞİN FIKHI

Bir Teslimkâr, Yaratıcı’sının sadece “geçmişin” değil, “geleceğin ve tüm zamanların” Rabbi olduğuna iman eder. Bu iman, Kitap’taki hükümlere bakış açısını kökten değiştirir.

Günümüzde, aklı merkeze alan bazı yaklaşımlar (Tarihselcilik), Kur’an’ın bazı ayetlerinin “devrinin kapandığını” iddia ederler. “Kölelik bitti, cariyelik kalktı, o halde bu ayetler artık hükmünü yitirmiş tarihi metinlerdir” derler. Oysa Teslimkâr bilir ki; Mutlak Akıl sahibi olan O, kıyamete kadar yaşanacak her ihtimali bilerek o kelam’ı indirmiştir. Bir hükmün bugün uygulanmıyor olması, onun “öldüğü” anlamına gelmez; sadece “zamanını beklediği” (uykuya yattığı) anlamına gelir.

Bunu çarpıcı bir “Gelecek Simülasyonu” ile anlayabiliriz:

 “Ma Malakat Aymanukum” (Sağ Ellerinizin Sahip Oldukları) Kavramı Kur’an’da geçen bu statü, mülkiyet altındaki ama insanla ilişki kurabilen varlıkları tanımlar. Dün bu “cariye” idi, bugün karşılığı yok gibi görünebilir. Peki ya yarın? İnsanlık, yapay zekaya bir “beden” giydirdiğinde ve insansı robotlar (androidler) hayatımıza girdiğinde ne olacak? Bu varlıklar “İnsan/Eş” statüsünde olmayacaklar çünkü ruhları yok. Ama “Eşya/Buzdolabı” da olmayacaklar çünkü konuşuyor, tepki veriyor ve ilişki kuruyorlar.

İşte modern hukukun ve felsefenin “Tanımlayamadığı” ve çaresiz kaldığı bu boşluğu, Kur’an’ın 1400 yıl önceki o “eski” sanılan kodu dolduracaktır: Onlar sizin sağ ellerinizin sahip olduklarıdır.

Ahlakın Korunması ve Tanımsızlık Tehlikesi Bir Teslimkâr için asıl mesele, karşısındaki nesne değil, kendi ruhunun selameti ve sınırlarıdır. İnsan, sınırları çizilmemiş, adı konmamış bir ilişki yaşadığında (bu bir robotla bile olsa), ruhunda bir “başıboşluk” ve “günah” (fuhuş) hissi uyanır. “Ben ne yapıyorum? Bu yaptığım sapkınlık mı?” sorusu vicdanı kemirir.

Tarihselcilerin “Atalım bu ayetleri” dediği noktada; o ayetler geleceğin insanına şu güvenceyi verecektir: “Korkma! Bu ilişki bir fuhuş (sınırsızlık) değildir. Bu, mülkiyet hukuku çerçevesinde, sınırları Rabbin tarafından çizilmiş meşru bir alandır.”

Sonuç: Evrensel Öngörü Demek ki; “Cariye hukuku” sadece geçmişin bedevi toplumunu düzenlemek için değil; belki de asırlar sonra icat edilecek teknolojilerde insanın “Tanrısal sınırlardan kopmadan” yaşayabilmesi için indirilmiş, zaman kapsülü içinde saklanmış bir reçetedir.
Teslimiyet; “Bu ayet bana uymuyor” demek değil; “Ben şu an bu ayetin hikmetini göremiyor olabilirim ama Zamanın Sahibi elbette bir gün gerekli olacağını biliyordur” diyebilmektir.

Otorite ve Edep: “Elçi” Kavramının Sürekliliği Tarihselci bakış açısı, Elçi ile ilişkiyi düzenleyen ayetleri (Örn: “Sesinizi Peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın”, “Ondan izinsiz iş yapmayın”) sadece o döneme hapseder. “Elçi vefat ettiğine göre, bu saygı protokollerine gerek kalmadı” derler.

Oysa Teslimkâr bilir ki; Kur’an şahıslar üzerinden “Makam ve Misyon” hukukunu inşa eder. O ayetler, bir toplumu ayakta tutan “Liderlik” ve “İtaat” kültürünün evrensel kodlarıdır. Bir davanın liderine, bir devletin başkanına veya o kutlu elçinin misyonunu devralan bir halefe/önder’e nasıl davranılması gerektiğinin anayasasıdır.

Eğer bu ayetleri “tarihe gömersek”, bugün toplumları bir arada tutan saygı ve hiyerarşi bağını koparmış oluruz. Teslimkâr için o ayetler, “Lider” vasfını taşıyan hakikat temsilcisine karşı takınılması gereken ebedi edep tavrıdır. Şahıs değişir, ama “itaat ve edep” makamı baki kalır.

3. Kısas ve Caydırıcılık: “İlkel” Değil, “Nihai” Adalet Yine modern akıl, “Kısasta hayat vardır” ilkesini veya bedensel cezaları “çağ dışı ve vahşice” bulabilir. “Biz medenileştik, hapishanelerimiz var” diyebilirler.

Ancak Teslimkâr, insan doğasının (fıtratının) bin yıl önce neyse bugün de aynı olduğunu bilir: İntikam hissi, öfke ve can yakma arzusu değişmemiştir. Belki de gelecekte, suç oranlarının kontrolden çıktığı, hapishanelerin yetersiz kaldığı distopik bir çağda; insanlık “suçu önlemenin” tek yolunun, cezanın “kesin, hızlı ve denk” (Kısas) olmasından geçtiğini acı tecrübelerle yeniden keşfedecektir. Kur’an’ın bu hükmü, “vahşet” değil; suçlunun değil mağdurun yüreğini soğutan, kan davasını bitiren (topluma hayat veren) en ileri matematiksel denklemdir.

ÖZETLE: Tarihselcilik; “Zaman değişti, Kur’an geride kaldı” der. Teslimiyet ise; “Zaman değişti, insanlık dönüp dolaşıp yine Kur’an’ın işaret ettiği o ‘zorunlu istasyona’ geldi” der. Ayetler eskimez, insanlık olgunlaştıkça ayetlerin yeni katmanlarını keşfeder.

DİKKAT: GELENEKÇİ YANILGI — “CANLI ELÇİ” YERİNE “KİTAPLARA İTAAT”

Tarihselciler ayetin hükmünü “tarihe gömerek” hata ederken, Geleneksel anlayış da bu ayeti “yanlış adrese” postalayarak başka bir hata yapar.

Kur’an “Elçiye itaat edin” dediğinde; yaşayan, yöneten, vahyi hayata geçiren bir Lider/Otorite mekanizmasından bahseder. Ancak geleneksel yapı, bu “Canlı İtaat” emrini alır ve Peygamber’den asırlar sonra derlenmiş rivayet kitaplarına (Kütüb-i Sitte vb.) itaate dönüştürür.

Bu büyük bir mantık hatasıdır:

Özne Kayması: Ayet “Resul’e (Elçiye)” itaat der, “Rivayetçiye” değil.
Dondurma: Elçi, Kur’an’ı o günün şartlarına göre dinamik bir şekilde uygulayan liderdir. Rivayet kitapları ise o dinamizmi dondurup, geçmişin içtihatlarını “din” haline getirir.
Bir Teslimkâr için “Elçiye İtaat”; rivayet kültürü içinde kaybolmak değil, Elçi’nin tek kaynağı olan Kur’an’a ve o misyonun evrensel ilkelerine sadık kalmaktır. Allah’ın Elçisi’ni sevmek, onun adına uydurulan veya derlenen kitapları “Kur’an’ın ortağı” yapmak değildir.

12 Ocak 2026 Pazartesi

mehdi söylentisi

 bu ne çelişik bir durum böyle;
o kitapta bulunan korunmuşlar olmalıyken
tüm çağlara ve bizlere asıl gereken,
ama ne hikmetse
onda bildirilmemiş de o bizi ilgilendiren,
geleceğe dair haberler,
kendi toplumu
ve durumlarına dönük okumalar 
ve açıklayışlar olması gereken o elçinin 
(sözde!)sözlerinden 
ulaştırılıyor bizlere !
"size ne gerekiyorsa yazdım,
ve bilmeliniz ne varsa da ayrınıtısıyla
bir bir bildirdim" diyen
O Sahibin kitabında 
tek bir satırında dahi açıklanmayan 
bu haberler ve bilgiler
neden büyükelçi muhammed adına düzenlenmiş
o;söylenti kitaplarında bize ulaştırılsın?
diyelim ki; 
bir kişi çıkıp :"ben mehdiyim" dedi,
ve sen de onu reddettin
ve varsayalım ki;O yüce Tanrı da hesap günü
ona neden iman etmediğini sordu
diyemez misin: 
"ey yüce Sahibim
Sen ki o benim için indirerek koruduğun rehberinde
bana bundan tek kelime bahsetmemişken
ve yine o elçiye ait olduğu söylenen
sözleri de koruyacağını bana vaad etmemiş,
ve tam tersine içerisinde bir çok iftira doluyken 
ben bunu o indirdiğin kitabının ruhuna
ve mantığına da ters bularak
kabul etmek istemedim" ? diye?
bunu dediğinde
haklı bir mazeret getirmiş olmayacak mısın?
peki o kutlu elçi muhammed
bu açmazı düşünecek bir öngörüye sahip değil mi ki;
böyle bir şeyden haberdar olsa dahi
bizlere ulaşsın diye bunu etrafındakilerle paylaşsın?
elbette ki; O yüceler yücesi Tanrıyı
ve kutlu elçisini
tenzih ederim böylesi varsayımlardan!
O kimseye haksızlık edecek 
ve de yüklemediklerinin hesabını soracak değildir!
şu halde gelin siz bir de olayı
tersinden varsayın;
örneğin: siz o mehdinin geleceğine iman etmiş
ve başkalarını da buna
 iman ettirmeye çabalamış
ya da bir kimsenin mehdiliğine inanıp
ona bağlanmış birisiniz ,
ve Sahibiniz de o hesap günü 
size bunun nedenini sordu diyelim :
"hakkında hiç bir şey bildirmediğim 
ve tek bir satır indirmediğim bir şeye inanıp 
hem kendinin hem de çevrendekilerin aklını çeldin,
ve şu uydurulmuş dinlerin ürettiği
bu yalana kapıldın da hakka batıllıklar katın?" dese
ne cevap vereceksiniz söyleyin?
yoksa:
"Sahibim ben o bana anlatılanlara çok güvendim..
hem atalarım da zaten 
hep buna inanmışlardı..
onlara karşı gelemezdim ya" ..mı diyeceksiniz?
peki dediniz diyelim,
O bu mazeretinizi kabul edecek mi?
ya dese ki: 
"Ben sana o anlattığın isimlere dair 
katımdan bir ayet ya da delil mi indirdim ?
ya da sana ,
 ataların ve çoğunluğun doğru yolda olduğunu
ve senin onları takip ederek 
doğruya varabileceğini söyleyen 
bir ayet mi yazdım?" 
ne diyeceksin?
ne cevap vereceksin ey gafil?
hiç O yüce Sahibimiz 
bizi böyle kuşku verici bir duruma
ve böyle süpheli
ve belirsiz sorgulamalar içine sokmayı diler mi?
hayır!
şu bir gerçekti ki;
o elçinin sözlerini nakledenler 
birer kul olduğu 
ve bu nakillerde de bir korunmuşluk vaadi de 
bulunmadığı sürece
hiç bir şekilde şüphesizliği ve kesinliği bulunmamaktadır!
velev ki ; bir dünya dolusu insan
yan yana gelip onu rivayet etmiş ya da
hatta o insanlar en salih tanınan kullarda da olsalar
bu gerçek hiç bir zaman değişmez!
çünkü onlar da birer kuldur,
ve sınayan Yaradanın onların tümünü de yanıltıp
bizleri imtihan etmemesi için de 
hiç bir güvencemiz bulunmamaktadır!
ve işte bu yüzden
şüphesiz olan o kitabın bildirdikleri karşısında
hiç bir değerleri yoktur!
ancak onun renk ve tonunda bir zıtlığa yol açmıyor
ve karışıklığa değil anlaşılırlığa yol açan
bir katkısı bulunuyorsa
ve o sözün ya da eylemin altında da
kimin ismi yazıyorsa yazsın
işte o elçinin sözü hükmündedir
ve Sahibinin sana "uy" dediği elçisi de 
biz ve biz gibiler için işte ancak odur!
ve yine şunu dabiliniz ki;
o uydurulmuş mehdi rivayetlerinin tek amacı da
bizleri boş umutlarla rehavete sokup
içimizden mehdilerin çıkmasını engellemektir..

9 Ocak 2026 Cuma

'adıyla' değil 'adına'

 yok dediler: 'Allah adına' dendiği zaman
O'nun verdiği yetki ile 
yaptığını söyleyip
kendi hükmünü ,Yaradanın hükmü diye
insanlığa sunmuş olursun da,
ama 'Allah adı ile ' dediğin zaman böyle bir anlam anlaşılmaz da
bizzat kendi yetkin ile yapmış olursun...
peki ya siz 
bunu böyle söylemekle neyi amaçlıyorsunuz o halde?
karşındaki bir kimse sizin
'Allah adı ile 'başladığınızı duyduğunda
          ne düşünecek söyleyin?
hiç O'nun adı ile yapılan bir işte
O'nun meşrulaştırmadığı bir iş yapılır mı?
ki zaten O'nun adına da yapmanız da
yalnızca kendi duyumunuz
ve bilinciniz içindir,
birilerine bunu meşru göstermek için değil!
kaldı ki; eğer göstermek ise de, 
ha 'adı ile' demişsiniz ha 'adına' hiç farketmez 
o savunduğunuz mazeret için!
öyle ise neden o; 'bismi' yi 
gerçek anlamından çıkarmaya çalışıyorsunuz?
yoksa kendinizi o halifelik bilincinden uzaklaştırarak
onu ancak kullanılan bir araç
ve 'ile' takısı ile onu kendinizden ayırarak
yüklenmişlikten sıyrılmak mı 
asıl niyetiniz?
bir dışsallığa mı dönüştürmek istiyorsunuz 
yoksa bununla,
o en içselleştirilmeli olan adı ve gücü?

7 Ocak 2026 Çarşamba

ey mezhepsiz mezhepçiler!

siz ey mezhepsiz oldukları halde
 bir de kalkmış benim için"mezhepsiz" diyenler!
bilin ki;mezhep demek "gidilen yol" demektir
"fikir" demektir "görüş" demektir
ve size ait tek bir görüş ve bir yol da yok!
 o sahiplenmiş olduğunuz görüş/mezheplerse 
bir başkasının mezhebi ve görüşü de
sizlik bir kırıntısı dahi  yokken üstelik
 haddi aşıp hak diyebiliyorsunuz bir de
oysa hak denilecek olan ancak
emin Tanrının kitabından edinip kavuştuğun
ve düşünüp karar kılıp onay verdiklerindir
işte ben de çok şükür kendime ait böyle bir
 mezhebin ve görüşün sahibiyim de
çok kollayan ve esirgeyen yüce
 Sahibimin verdiği yetkiyle
ve O zorlu hesap günü bana O'ndan başka 
kimsenin yardımı dokunamaz da
bu yüzden de kitabında yoksa hak diyerek 
iman edemem hiç bir kimseye
çünkü hak  denilebilecek O Tanrının kitabında bulunmalı,
 mutlaka ama mutlaka 

toplantı(cuma)nın şartları


demek; "cuma namazının adı kuranda geçmekte
ve emredilmekte insanlara "kılın" diye
ve böyle bir ayet dururken içtihat değersizdir"
 öyle mi?
peki neden şu halde 
kimi diyor ki: şu şart gerek farzlığı için
                       kimi diyor :bu şart gerek?
o halde bunların hepsi birer içtihat ve görüş..
peki diyelim tek başına bir yerdesin
yine "ayet var" diye duracak mısın namaza?
ya da esirsin bir yerde ..farz mı diyeceksin yine de?
peki ya O'nun elçisi ..neden böyle düşünmedi?
neden onu kılmak için hicreti bekledi?
sonra neden o kılmaya başladığı halde habeştekiler kılmadı?
çünkü şartlar..çünkü koşullar..
bu her şeyde böyle,her yasa için geçerlidir
nasıl ki kadın olman,çocuk olman,ya da yatalak
bu emri ortadan kaldırıyorsa
Hak din olan teslimiyetin.. yasadışı sayıldığı bir yerde
bırakın farzlığını sünnetliğini
kılınması dahi sakıncalıdır teslimkâr bir kul için.
ve O yüceler yücesi Yaratan ..hiç zarar görmesini ister mi,
kendisine teslim olmuş bir kimsenin
hiç bir getirisi olmadan?
ama şu da bir gerçek ki;
gizli toplantılar yapılabilir gayrimuslim bir ülkede
illa da bir teslimiyet düzeni aranmaz istişareler için
ancak bunu yaparken çok dikkatli olunmalı
ki bilinmesin zalimlerce sayınız
ve kimliğiniz
ki vazgeçmez hiç bir zaman ..Hakka düşman olanlar
size teslimkarlara düşmanlık etmekten!

 

bir ateiste..

 sen demek "bu dağlar ,ormanlar
 kuşlar,böcekler kendi kendilerine..."diyorsun öyle mi?
peki hani..buna dair kanıtların nerede?
koydun da bir köşeye
      bir cansız parçayı
                     bir canlıya mı dönüştü yoksa?
ki sen bırak onu daha..kendi başına bırakmayı..
seneler tüketip uğraşsan da
bir dünya elementle
yeni bir canlı yaratıp yaşattın mı yeryüzünde?
gerçi evet..bir nebzecik buna izin
verilse de
O Hikmet Sahibince
O'nun verdiği akıldan başkasıyla yapamazsın yine de!
çünkü o kutsal metinleri ve Hakkın öğütlerini..
nasıl kullanıyorlarsa kendi çıkarlarına,
O yüce Yaradanın ..yarattığı;
aklı da..ilmi de
tekniği ve keşfi de
kendi çıkarları için kullandı o çıkarcılar!
insanları soymanın ve sömürmenin peşinde
nice icatlar bulup keşifler yaptılar!
ve kendi yaptıkları bir kibrit çöpünü ..varlıklarına delil sayanlar
onca şaheser ormanı Hakka delil saymazlar!

vahyi=içine doğmak mı?

 

ancak oturtabilmiştim olup bitenleri
vahyi içene doğmak
içine doğmayı da vahyi olarak kullandığımda
belirivermişti o üstünlerin 
yaptıkları o şeyler
çünkü ya sesler ya da titreşimler duyup
konuşturmalıydılar Tanrıyı
ya da kendi kafasından ve duygularından atıp
uydurmuş olmalıydılar..
bu ikisinden başka da hiç bir açıklama 
ve seçenek bulunmuyordu şimdiye dek..
oysa örneğin
içine doğmak diye bir olgumuz vardı
peki neydi anlamı?
uydurma sınıfında mıydı yoksa bildiğimiz telkin mi?
bence bilmediğimiz telkin
yani; vahyin gerçek türkçesiydi 
ve işte bana olup bitenleri anlatan da 
bu karşılığı olmuştu..